Kafasız

Bir el hafifçe Matthew’ın sırtını sıvazladı, “Neyin var Matthew?”  

“Yine boynum ağrıyor…” dedi acıyla. Masasına eğilmiş ve oldukça büyük, boynunu neredeyse bir babanın çocuğunu kavradığı gibi kavrayan elleriyle boynunu ovuşturuyordu. “Bitmek, tükenmek bilmeyen, derinlerden gelen sinir bozucu bir ağrı bu Daniel.”

“İşte… Bu seni biraz olsun kendine getirir. Yarın ki toplantımızı unutma, bizim çocuklar yeni dedektifle bir şeyler içmek için sabırsızlanıyor.” Diyerek bir ağrı kesici bıraktı Matthew’ın masasına ve eliyle omzunda asılı tuttuğu ceketini üzerine giyerek çıktı karakoldan. Ardından ışıklar yavaş yavaş sönmeye başladı, sadece gece vardiyasında çalışanlar kalmaya başlamıştı içeride. Herkes okuldan ayrılma saati gelen çocuklar gibi aceleyle çıkışa koşuşturuyordu.

Matthew aspirini hiç umursamadı. Ona göre bu tür ağrıları kendi haline bırakmak en iyisiydi. Aspirini hızla çekmecesine yerleştirdi ve çekmeceyi hafifçe iterek kapadı. Pardösüsünü giyerek evine gitmek üzere ofisten çıktı. Ofisin en üst katında bulunan otoparka gitti ve mekiğini çalıştırdı, evine gitmek istediğini söyledi katı bir ses tonuyla. Otopark boştu çünkü çoğu kişi uçan arabalara binmekten kaçınıyordu. Hem otonom bir şekilde kendi kendilerine gidiyorlardı hem de oldukça pahalıydılar. Kimse kaderini bir robot ya da bilgisayara emanet etmek istemiyordu. Yine de devletin onlar için tahsis ettiği, zevklerine hiçbir şekilde hitap etmeyen evlerde yaşamak o kadar da sıkıcı değildi.

Matthew eve gelir gelmez uyumayı tercih etti, üzerindekileri çıkararak yatağının karşısında duran sandalyenin üzerine astı. Boynundaki insanı çığırından çıkaran bu ağrıya en iyi gelen şey uyumaktı. Yorgundu, kendini yatağına bıraktı ve gözlerini kapattı. Evi öyle yüksekteydi ki, yattığı yerden yıldızları görebiliyordu. Görüşünü engelleyebilecek tek bir şey bile yoktu etrafta, kirli havanın oluşturduğu zehirli bulutlar dışında. Yine de bugün yıldızlara bakacak hali yoktu. Yatağı, üzerine yattığında hafif dalgalı okyanusa açılan bir geminin denizde yüzüşü kadar yumuşak hissettiriyordu. Sessizce uykunun kollarından tutup başka bir dünyaya geçti.

Rüyasında bilmediği bir evde, bilmediği bir kadınla akşam yemeği yiyordu. Duvarlardaki çerçevelerde yabancı bir erkek ve yemek yediği kadının fotoğrafları asılıydı. Kendisini kontrol edemiyor ve sanki dışarıdan izliyor gibiydi. Yemeğin tadı oldukça hoştu. Kadınla konuştukları konu boğuk bir uğultu şeklinde duyulsa da kadın gülüyordu. Kendisi de öyle. İçinde belli belirsiz bir mutluluk hissetti. Yemek oldukça güzel hazırlanmıştı. Kafasının tam içinde bir ses patladı. Bir kurşun delip geçti, öbür taraftan çıkarken kafasının yarısını da patlattı. Kan ve beyin parçaları duvara, masaya dağıldı. Önünde duran güzel yemeği rengiyle süsledi. Karşısında duran kadının suratına da içten bir çığlıkla çöktü bu renk. Gece göğünde gürleyen, azgın bir aslan gibi bağırdı kadın. Yağmur yağdırırcasına. Mutluluk… pekte uzun sürmemişti.

Yatağından ter içinde fırladı. Kalbi fişek gibi atıyordu. Boynu oldukça fazla ağrıyordu. Elini boynuna götürüp boynunu şöyle bir sıktı ve bir süre ovdu. Suratı oldukça ekşimişti. Bu rüyalar ve boyun ağrısı dur durak bilmiyor, her fırsatta onu köşeye sıkıştırıyor ve gün yüzüne çıkıp duruyorlardı. Yatağın içinde kendine gelmeye çalışırken saati gördü. Kırmızı ışıklı, elektronik saatin üzerinde keskin hatlarla, idealize edilmiş bir kadın gibi “05:00” yazdı ve alarm çalmaya başladı. Alarmı kapadı, duşa girdi, ağzına birkaç yiyecek sıkıştırıp evden çıktı.

Mekiğiyle gitmemeye karar verdi ve bin katlı binanın hava tüpünden kendini aşağıya bıraktı. Bu, kısa sürede tüm asansörlerin yerini alan, büyük binalardan aşağı inmek ya da yukarı çıkmak için oldukça iyi bir icattı. Sizin binlerce metreden aşağı doğru süzülmenize olanak veriyordu. Çocuklar bunları oldukça sevse de göbek ve bel fıtığı olanlar için önerilmez ve güvenilmezdi.

Yere indiğinde binanın kapısını avcuyla itip dışarı çıktı. Hava çivi gibiydi. Pardösüsüne iyice sarıldı. Sokaklar henüz karanlıktı. Güneş hafiften doğuyor olsa bile, gökyüzü gözleri kapalı, yeni doğmuş bir hayvanı andırıyordu. Sokak ışıkları yanıyordu. Nefesi çok kalitesiz bir sigaranın dumanı gibi kaçıp gidiyordu gözlerinin önünden. Kızgın bir domuz gibi arşınlıyordu caddeleri. Yürümeyi kendi seçmişti, şimdi de bir an önce polis merkezine varmak istiyordu. Soğuk, nefes aldıkça ağzına saplanan bir bıçak gibi ciğerlerine yürüyordu sinsice.

Yarım saat sonra, merkeze ulaştığında ilk dikkatini çeken şey masasının üzerinde duran sarı dosya oldu. Boş karakolun içinde bir hışımla sandalyesine oturdu ve üzerini bile çıkarmadan masasının üzerinde duran dosyaya atıldı. Theodor Dastard. Dosyanın ilk sayfasına, yukarıdan aşağı ortalanarak yazılmış bir isimdi, *Theodor Dastard* . Bunun bir cinayet dosyası olduğu her halinden belliydi. Günlerdir boş oturmaktan sıkılmıştı.

Kimdi bu Theodor Dastard? Henüz yeni ısınmaya başlayan parmak uçlarıyla sayfayı yavaşça çevirdi, ona bir kadın gibi saygılı davranıyordu. Kitaplarına da böyle davranırdı. Cinayet yeri kurbanın eviydi. Kurban otuz yaşındaydı. Kurbanın boyu ve vücut ölçüleri neredeyse kendisininkiyle aynıydı. Arada birkaç fotoğraf vardı ve kurban yerde, kafası patlamış olarak yatıyordu. Matthew rüyasını hatırladı, çok geçmeden bunun sadece bir rastlantı olduğunu düşündü. Yine de bininci kattan düşen bir atom çivisinin beynine saplanışı kadar sarsıcı bir rastlantıydı.

Matthew üzerini bile çıkarmadan polis araçlarından birine atladı ve yanındaki polis memuruyla olayın gerçekleştiği eve doğru yola çıktılar. Yolda durup kahve almayı unutmadılar. Yolda gitmek gerçekten havada olduğundan daha farklı hissettiriyordu. Bir an için şehrin zehirli kokusu arabanın içine doldu ve sonra bir hayalet gibi sönüp gitti. Matthew bu yolculuğun hemen bitmesini istiyordu.

Kurbanın evine geldiklerinde Matthew, arkasında put gibi duran polisle birlikte kapıyı çaldı. Tam ikinci kez çalacağı sırada kapı açıldı. Alımlı bir bayan onları içeri davet etti. Tam olarak çıkaramasa da bu rüyalarında gördüğü kadına oldukça benziyordu. Kadının onları davet ettiği yemek masasına oturdular. Etrafta kadın ve kurbanın fotoğrafları vardı.

“Kocanız neden öldürüldü Bayan…” elinde tuttuğu not defterine baktı bir an için ve sonra tamamladı; “Bayan Medeline.”

“Nedenini bilmiyorum, bilinen herhangi bir düşmanı hiç olmadı. O oldukça sessiz bir insandı, hatta ortadan kaybolsa bile kimsenin fark etmeyeceği biriydi.” Kadın üzüntüsünü gizlemeye çalışsa da zorlandığı yüz hatlarından belli oluyordu.

“Bize o geceyi anlatır mısınız?” diye sordu Matthew. Her ne kadar kadının ifadesi dosyada yazsa da Matthew hikayeyi tekrar duymak ve kadının değişik bir anlatım yapıp yapmayacağını bilmek istiyordu.

“O gece oldukça sıradandı. Oturmuş yemeğimizi yiyorduk. Saat sekiz civarıydı. Yemeğimizin yarısına gelmiştik ki, evimizin kapısı kırıldı. İçeri maskeli bir adam girdi. Işın silahını onun kafasına dayadı ve…” Medeline ağlamaya başlamıştı. Elleri yüzündeydi. Sanki içindeki tüm yaşam parmaklarının arasından damla damla dışarı akıp gidiyordu.

Matthew ona cebinden çıkardığı kumaş mendili uzattı. Bir süre kadının yüzünü silmesini ve sakinleşmesini bekledi. “Peki içeri giren kişi hakkında ne hatırlıyorsunuz?”

“Tek hatırlayabildiğim vücut ölçülerinin Matthew ile oldukça benzer olduğuydu. Hatta Matthew’ın bir ailenin tek çocuğu olduğunu bilmeseydim, onun ikizi olduğunu bile söyleyebilirdim.” Dedi kadın gözlerini silerken. “Kocamın cesedi hala kayıp mı?” diye de ekledi.

“Evet hanımefendi. Bunun için üzgünüm. Eğer bu konuda bir gelişme olursa size haber vereceğiz. Şimdi sakıncası yoksa etrafa göz atabilir miyim?”

“Elbette…” dedi Medeline oturmuş gözlerini silerken.

Matthew etrafı gezmeye başladı. Burası rüyasında gördüğü eve çok benziyordu. Fotoğraflar… neredeyse aynıydılar. Fakat fotoğraflardaki kişi kendisi değildi. Bu onun için her adımda daha da zorlayıcı bir hale geliyordu. Yanındaki polis memuruyla birkaç not aldılar ve kadına iyi günler dileyip evden çıktılar.

“Kapı hiç zorlanmamış, camlar da kırık değil.” Dedi yanında duran polis memuru Matthew’a. İkisi de evin sundurmasında asılı durdukları sırada evin kapısı da gök gürültüsü gibi arkalarından kapandı.

“Kadının bu işte ortak olduğunu mu düşünüyorsun?”

“Olabilir… Sence ceset nereye götürülmüş olabilir?”

“Gel benimle.” Dedi Matthew ve polis aracını merkeze bıraktıktan sonra taksiyle şehrin arka sokaklarına, Doria’ya bir yolculuğa çıktılar. Burası her türlü pisliğin kol gezdiği ve polisin bile giremediği bir mahalleydi. Cesede her ne olduysa mutlaka burada olmalıydı. Matthew’ın burada bir doktor arkadaşı vardı. Yasadışı işler yapan ve kopya hayvanlar üreten bir doktor.

Genç polis memuru şehrin bu kısmına ilk defa geliyordu. Taksi ile gidecekleri yere ilerlerken, etraftaki ışıklar gözlerini alıyordu. Her yerde ışıklı tabelalar, üç boyutlu, dans eden kadınlar ve her türlü pisliğin reklamı ile doluydu. Burası ona insanlardan çok farelerin yaşadığı bir mahalleyi andırıyordu.

Matthew onun yüzüne bakıp, dizine aniden vurdu. Genç polis memuru irkildi. “Korktun mu?” diyerek bir kahkaha kopardı Matthew. “Buna alış! Burada tetikte olmazsan ölürsün.”

“Tabii efendim. Dediklerinizi dikkate alırım.” Dedi genç polis memuru, yumuşak bir ses tonuyla.

“Hiç sormadım, adın ne?”

“Gregor…” dedi ve sustu. Doktora gidene dek bir sessizlik ve şaşkınlık hüküm sürdü.

Doktor sanki tenekeden yapılmış dikdörtgen bir kulübede oturuyor gibiydi. Her yanı delik deşikti. Tepesinde bir neon tabela vardı ve üzerinde “Doktor” yazıyordu. Sağı solu pas içindeydi. Dahası gördükleri Gregor’u hayrete düşürmeye yetmişti. Yılan gözlü, at bacaklı, bir balığın ve insanın solunum sistemine aynı anda sahip olan insanlar vardı. Hepsi de genetik mühendisliğin harikaları idi. Kadının biri yanından geçerken eliyle onun yanağını okşamış, yılan dilini çıkartarak dışarı saldığı tahrik edici kokuyla onun aklını döndürmüştü. Kendini zar zor topladı. Bu şeylere kimsenin karışmaması ona oldukça ilginç gelmişti. *Neden…* diye düşündü içinden. *Neden bu insanlara karışmıyorlar?*

Doktor kapıyı açtığında Matthew ileri atılarak, “John!” diye bağırdı ve doktorla sıkıca sarıldılar. Doktorun altı tane kolu vardı. Alt kolları ahtapot koluydu. Matthew’la sarılırken bir kolunu Gregor’a uzattı ve Gregor uzanıp, onun yapış yapış ve avcunun içini vantuzlayan puding kıvamındaki kolunu sıkarak onunla tokalaştı. Matthew onu kendine çeken kollardan güçlükle geri çekilip, arkasına döndü ve genç polisi eliyle işaret ederek; “Bu da Gregor.” Dedi. Doktor John zift gibi karanlık gözlüklerini çıkararak, yılan gözleriyle genç adamın içini delip geçen bir bakış attı.

Matthew ve Doktor oturmuş saatlerdir konuşuyordu. Çay üzerine çay ve kahve üzerine kahve içiyorlardı. Bütün bu konuşmaların arasında Gregor’un dikkatini çekecek, üzerinde oldukları davayla ilgili tek bir kelime bile süzülüp kulaklarından içeri sızmıyordu. Siniri yüzünden okunmaya başlamıştı.

“Buraya bir cesedi sormak için geldik.” Dedi hafifçe öksürüp Doktor ve Matthew’ın konuşmasını böldükten sonra.

“Cesetler katili görünce kanarmış…” dedi Doktor John sakince.

Matthew hafifçe gülümserken, Gregor bunun ne anlama geldiğini düşünmeye başladı. Ortalığı derin bir sessizlik kapladı. Şüphe, saydam su taneleri gibi, doktorun dükkanını kaplayan teneke duvarlardan sinsice akmaya başladı. *Bu da ne demekti şimdi!*

“Sence Gregor kanıyor mu?” dedi Matthew, Doktora bakarak.

Gregor’un elleri titremeye başlamıştı, onların gözlerinin içine baktı, hiçbir şey diyemedi.

“Evet.” Dedi Doktor.

Matthew ayağa kalktı ve silahını çıkarıp Gregor’un başına dayadı. *Akıllısın evlat, fakat o kadar da değil.* Işın silahından bir kıvılcım, kendisini Gregor’un beynine doğru, özgürlüğe bıraktı. Bir uçurumdan düşercesine bağırdı, bu sırada gök yüzünde birkaç şimşek çaktı. Gregor’un beyni dışarı çıktı ve her yere bulaştı. Yere, teneke duvarlara.  Kırmızı damlalar duvarları yalarcasına, yavaşça döküldü yere.

Matthew güldü, “Yeni canlı yaratırken bu organik maddeleri kullanabilirsin John…”

“Sağol Matthew.” Dedi Doktor John. “Bu bedeni çok iyi bir fiyata, başkasına satabilirim. Peki sen nasılsın? Acın ya da ağrın var mı? Kafa nakli çok zor bir ameliyat türü. Sonrasında bazı yan etkiler oluşabiliyor.”

“Evet, rüyalarımda yeni bedenimin yaşadığı evi ve onun hayatından kesitleri görüyorum. Bazen boynum çok ağrıyor.” Dedi Matthew. Doktorla konuşurken çoktan hiçbir şey olmamış gibi yerine oturmuştu.

“Bu ödemen gereken bir bedel. Omuriliğinde onun geçmişine dair bazı anılar kalmış olmalı. Bunlar zamanla silinecektir. Ayrıca iyi tarafından bak, yıllarca Medeline’in peşinden koşup durdun. Şimdi ise onunla berabersin ve birkaç ağrı çekmek, kanserden ölmekten kat be kat iyidir.”

“Eh, geceleri çalışmasa daha güzel olabilirdi. İlişkimizi gizli tutmamız gerekiyor şimdilik. Kimsenin onunla beraber olmasına izin veremezdim, anlıyor musun? Birbirimizi on yıldır seviyoruz. Sırf devlet benim vücudumu onunkine layık görmüyor ve çocuklarımızın daha sağlıklı olmasını istiyor diye yapamazdım bunu. Evli olduğu kişinin vücudunu aldım ben de. Artık ona layık ve sağlıklı bir vücudum var!”

“Bu büyük bir haksızlık Matthew. Kimin kiminle olacağına kim karar verebilir ki? Bu yüzden buradayım. Dünyanın bu kısmında huzur var, bunu sen de düşünebilirsin belki.”

“Burası şimdilik benim için çok fazla, fakat Medeline ile evlenebilmek için buraya yerleşebilirdim. Kararını bugün verecek, evine girebildiğim o dakika, ona çaktırmadan bir mektup bırakıp hazırlanmasını söyledim.”

“Burada bir dedektife her zaman ihtiyaç var, umarım bu teklifini kabul eder. Peki devlet henüz sana bir eş bulmadı mı?”

“Buldu, fakat onu evden kovdum. Aptal bir kadının yanındaki aptal bir adam olmak istemedim John, anlıyor musun? Sürekli televizyon izleyen birine ihtiyacım yok. Yanlış anlama, ben de çok zeki ya da çok iyi bir adam değilim, fakat kitap okuyan birini tercih ederdim. Bu iş sadece genlerle bitmiyor ki. Yine de çoğu insan bu durumdan oldukça mutlu.”

“Elbette mutlu olurlar, öylece oturuyorlar ve bir gün biriyle evlendirildiklerine dair mektup alıyorlar. Sonra kendilerini kandırıp mutlu olabileceklerine inanıyorlar. Kimseyle konuşmuyor, hiçbir şey paylaşmıyorlar. Bu onların kolayına geliyor.”

“Öyle…”

“Eğer birisi kapıma gelen bir mektupla beni öylece evlendirseydi, intihar ederdim.”

“Ben de.” Dedi Matthew ayağa kalkarken. “Ben artık gideyim. Medeline ile konuşmam gereken konular var. Onun kararını öğrenmeliyim.”

“Onu buraya gelmek konusunda gerçekten ikna etmelisin.”

“Umarım…” dedi Matthew kapıya doğru yürürken. “Çünkü daha fazla saklanamayız, bu iş bizi aşmaya başladı John.”

“Anlıyorum…” dedi Doktor, Matthew kapıdan çıkarken.

O gün gece geç saatlerde Medeline işine gitmek için hazırlanıyordu. Kıyafetlerini giymiş ve dışarı çıkmak üzere kapıyı açmıştı. Matthew’ı şehirdeki kötü hava yüzünden ölmüş ve sararmış çimlerin üzerinde yatarken buldu. Matthew’ın resmi bir görev dışında onun evine girmesi yasaktı, keza ilişkileri ve arkadaşlıkları devlet tarafından biliniyor ve gözleniyordu.

Medeline onun yanına uzandı, “Zaman geldi mi?” diye sordu heyecanlı bir ses tonuyla.

“Başka çaremiz yok. Fakat iyi olacağımıza eminim.” Diyerek onun elini tuttu Matthew. “Bize yeni kimlikler ayarladım. Bu sayede kayıp iki insan olacağız. Ayrıca polis merkezinde kaybolduğumuza ve yapılan tüm araştırmaların sonuçsuz kaldığına dair iki sahte dosya hazırladım.”

“Öyleyse gitmeye hazırım. Bir gün bu anın gelip çatacağını her zaman biliyordum. Bana verdiğin mendilde yazdığı gibi hazırlandım.”

“Hadi gel.” Dedi Matthew. İkisi de ayağa kalktıktan sonra, omur iliklerine yeni kimliklerini enjekte etti. Kimlikleri kan dolaşımlarında dağılıp, tüm vücutlarına yayılırken bir taksiye binerek hızla Doria’ya doğru yola çıktılar… Medeline etrafı izlerken, Matthew’ın kulakları tüm şehirde konuşma yapan Doria belediye başkanının sözlerine takıldı.

“Dünya… yanıyor. Sizi yöneten yılanlar sizi sokmuyorlar, zehirlerini her dakika bardaklarınıza akıtıyorlar. Yemeğinize de… Gözlerimin kapanmasını istemiyorum, ama bir gün kapanacaklar. Ömürlerinizi hiç sevmediğiniz, gerçekten tanımadığınız biriyle evli ve devletinizin her şeyi sizin adınıza seçtiği minik akvaryumlarınızda mı geçirmek istiyorsunuz?

Öyleyse içine düştüğünüz bu bolluk havuzunun keyfine sonuna kadar varın. Çünkü bu bolluk havuzu, tüm düşüncelerinizi uyuşturup, fikirlerinizi altın tepsilerde sizi yönetenlere sunacak. Damla damla düşecek, dondurma gibi eriyeceksiniz. Kapımız, yaşamak isteyenlere ve seçim yapabilenlere daima açıktır. Bizden korkulması da bu yüzdendir. Çünkü seçmek, en büyük özgürlüktür. Hele hele yaşamayı, nefes almayı, yiyeceğiniz yemeği, zevk almayı seçmek büyük özgürlüktür. Öyle ya, devlet çoğu yerde yiyeceğiniz yemeği bile kapınıza bırakıyor artık. Sağlıksız olmayı seçmek bile bir özgürlüktür!

Yaşayın… Artık kitap okuyan kaç kişi kaldı söyleyin? Bu şehir de mi? Ben söyleyeyim; üç kişi bulursanız şanslısınız. Çünkü kimse düşünmek ya da okumak istemiyor, öyle ya! Birileri sizin yerinize düşünüp, okuyor zaten.

‘Kendini boşuna harcamış olur insan, dilediğine ulaşıp da sevinç duymazsa. Yıktığın hayat kendininki olsun daha iyi, yıkmakla kazandığın yapmacık bir mutluluksa.’

Öyleyse, güzel uyuyun. Dinleyen herkese ve ayrıca size de beni radyo programınıza konuk ettiğiniz için teşekkürü bir borç bilirim.”

Bu sözler Matthew’ın kulaklarından içeri zihnini açan bir zehir gibi süzülürken Medeline’le beraber geceye doğru ilerlediler. Onlar akşamın ipek gibi örttüğü karanlığın içerisinde kaybolup giderlerken, başka sorunlar doğuyordu geceye. Bazıları çözülürken, bazıları kayboluyordu. Bu konuşmalar, bir sürü insanın kulaklarından, evlerinden, duvarlarından içeri süzülüp yankı yaparken, çoğu için dünya aldırmadan dönmeye devam ediyordu. Uyananlar şanslı… şanslı olmalıydılar. Bazıları ise yok oluyordu… Matthew ve Medeline gibi.

Halil Oğulcan Karamağara

Facebook'ta Paylaş Başka Bölüm Yok